Ceza Hukuku

Ana Sayfa/Makaleler/Ceza Hukuku
Ceza HukukuAv. Mustafa MALGIR25 Mayıs 2026

Terör Örgütü Üyeliği Suçlarında Yargılama Usulü: Delil Değerlendirmesi ve Şahsîlik İlkesi

Terör Örgütü Üyeliği Suçlarında Yargılama Usulü: Delil Değerlendirmesi ve Şahsîlik İlkesi

CEZA HUKUKU

TERÖR ÖRGÜTÜNE ÜYE OLMA SUÇU - YARGILAMA USULÜ

Uygulamada özellikle öğrenci olan sanıklara isnat edilen FETÖ/PDY terör örgütü üyesi olma suçlarında, isnat edilen suça ilişkin "suç tarihi itibariyle" 17/25 Aralık öncesinde, FTÖ/PYD diye bir örgütün olmadığı. "FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün başlangıçta bir ahlak ve eğitim hareketi olarak ortaya çıktığı ve toplumun her katmanının büyük bir kesimince de böyle algılandığı" örgüte atfedilen ismin "Hizmet Hareketi" olduğu, askeri ve sivil devlet bürokrasisi nezdinde dahi "Hizmet Hareketi" olarak algılandığı, gerçek amacını gizliyerek, Devletin Resmi Kurumlarına sızmayı başardığı, hileli yol ve yöntemlerle gerçek amacını gizlediği somut maddi ve fiili vakıalar ışığında tartışma götürmeyecek bir gerçekliktir.

Somut bazı yargılamalarda, sanıklara, suç atfedilen tarihte toplumun geniş kesimi ve devlet bürokrasi tarafından; "Hizmet Hareketine" ve "liderine" övgü ve methiyeler atfedilmektedir. FETÖ/PDY terör örgütü iç yüzünü ve gerçek amacını gizlemeyi başardığı tartışmasız bir gerçekliktir. FETÖ/ PDY terör örgütü gerçek amacını gizleyerek Toplumun geniş bir kesimini, Devletin Asker ve Sivil Bürokrasisini "kandırmıştır." Bu husus meşhur ve maruf bir vakıadır. Kanunen meşhur ve maruf vakaların ispatına gerek yoktur. Örgüt ülkenin bir çok yerinde eğitim amacıyla, ailelerinden uzak yabancı yerleşim yerlerinde, desteğe ihtiyaç duyulduğu bir ortam ve zamanda kendisine bağlı olsun veya olmazsın birçok "Eğitim Kurumunda" eğitim gören genç yaştaki öğrencileri örgüte kazandırmaya çalışmıştır. Çoğu kez örgüt tarafından tutulan, araştırma raporlarında ; "Kazanılması Zor Kişidir." bilgisi dava dosyalarına girdiği halde lehe delil, bilgi, belge yargılamalarda sanıklar lehine yorumlanması gerekirken, İddia Makamı tarafından CMK m 160 hükmünün emredici düzenlemesine rağman, iddianamelerde lehe delil olarak gözetilmemekte, yargılamada göz ardı edilmekte, bu yolla genç yaştaki masum insanlara" Terör Örgütü Üyeliğinden" ceza verilerek mağduriyetlere mahal verilmektedir. Yine geçmişte Devlet Bürokrasisi nezdinde kabul gören ve desteklenen Örgütün Devletin Resmi Kurumlarında okuyan öğrencilerden eleman devşirmesinde, genç yaştaki öğrencilere atfedilecek kusur veya suç isnadının olmaması gerekir. Öncesinde, "Hizmet Hareketi" sıfatı taşıyan ve henüz "Terör Örgütü" sıfatı ortaya çıkmayan zaman dilimi için, Genç yaştaki insanlara "Terör Örgütü Üyesi" suç isnadı yapılması kanunların geriye yürümezliği ilkesi gereği mümkün değildir. Ancak fiili ve maddi birçok yargılamada, cezalandırılabilme koşulu gerçekleşmediği halde suç isnadı mağdurlarına ceza verilebilmektedir. Suç tarihi itibariyle, "kanunların geriye yürümezliği ilkesi" gereğince, yasal unsurları itibariyle oluşmayan "Terör Örgüt Üyesi Olma" suç isnadından Beraat Kararı verilmesi gerekir. Yasal olmayan gerekçelerle cezalandırılma kararı verilmesi, genç yaşta toplumsal yaşama kazandırılması gereken masum insanları "yargılamaya dair hukuki güvencelerden" yoksul bırakmakta, toplum dışına itilmekte, mağduriyetlere sebebiyet verilebilmektedir.

Çağdaş Ceza Kanunumuzun en önemli düzenlemelerinden biri 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunun "Zaman bakımından uygulama" kenar başlığını taşıyan 7. Maddesinin 1. Fıkrasıdır. "İşlendiği zaman yürürlükte bulunan kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. İşlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz ve hakkında güvenlik tedbiri uygulanamaz. Böyle bir ceza ve güvenlik tedbiri hükmolunmuşsa infazı ve kanuni neticeleri kendiliğinden kalkar." "Suç ve Cezanın geriye yürümezliği, cezanın zaman bakımından uygulanması" emredici kanuni düzenlemeye rağmen " 2012 Eylül - 2013 yılı 17/25 Aralık Öncesi" suç tarihi itibariyle 17 yaşında genç okul öğrencilerinin, ("suç tarihinde terör örgütü vasfı bulunmadığı herkesçe kabul edilen"), "Hizmet hareketi" olarak genel kabul gören Örgütün "Kahvaltısına iştirak ettin", "sohbetine katıldın", "Ardışık aramada cevap vermediğin halde 1 kez arandın" gerekçesi ile cezalandırılması ceza yargılamasının temel amacına, suç ve cezanın zaman bakımından uygulanmasına, suç ve cezanın geriye yürümezlik ilkelerine aykırı olduğu tartışma götürmeyecek bir gerçekliktir. Aşağıda zikrettiğimiz Yüksek Mahkeme kararları bu yöndedir. ( Yargıtay Ceza Genel Kurulu 20/12/2011 tarih 2011/11-239 Esas, 2011/281 Karar sayılı İçtihadı, AYM 19.04.2018 tarih ve 2015/15723 Sayılı Kararı, Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı AHİM Avrupa Ceza Hukuku uygulaması)

Yargılamalarda uygulanması gereken ilke : Sanıklar ilgili soruşturma açılması aşamasında Soruşturma Makamının Yasaların kendilerine yüklediği sorumluluk gereği; "Hak ve nefasete, suç ve cezanın yer ve zaman açısından uygulanma ilkesine", "aleyhe delil bulunmayan şüphelilerin masumiyet karinesinden yararlanma prensiplerine", "Suç ve Cezanın Kanunilik İlkesine", "Adaletin yer ve zaman bakımından uygulanması ilkesine" Aynı durumda bulunan sanıklara aynı işleme tabi tutulmalarını sağlamak, yargılamalarda "Yasa Önünde Eşitlik İlkesine" uygun bir yargılama yapılmasını esas almak, yargılama usulünün vazgeçilmezleridir. Nitekim Anayasa Mahkemesi, Anayasanın 10. Maddesini yorumladığı bir kararında ; Anayasanın 10. Maddesinde öngörülen yasa önünde eşitlik ilkesinin amacı "aynı durumda bulunan kişilerin yasalarca aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak ve kişilere yasalar karşısında ayırım ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir." Şeklindedir.

Somut bir olaya ilişkin yargılamada Müdafi' i sıfatıyla müdahil olduğumuz bir dosyada sanık aleyhine tesis edilen mahkumiyet hükmü yasa ve usulün amir hükümlerine, dosya kapsamında maddi delillere, olaya, oluşa ve İddia Makamının "İddianamesindeki" kabul ve tespitlerine göre dahi aykırı olmasına keza aynı durumdaki sanıkların bir kısmının beraat kararlarının, diğer bir kısmının aleyhlerine soruşturma dahi açılmamalarına rağmen Anayasanın 10. Maddesinde güvence altına "Yasa Önünde Eşitlik İlkesine" aykırı olarak "Örgüt üyesi" suç isnadından cezalandırılabilme koşulu gerçekleşmediği halde, cezalandırmaya dair oy çokluğu ile karar verilmiştir. Bu karar Ülke vatandaşı masum insanların sahip olmaları geren "Hukuk Güvenliği İlkesine" aykırıdır. Somut olayda dosya kapsamındaki "araştırma raporuna" göre;

Şüphelinin Örgütün finans kaynağı olan Bank Asya'da hesabının bulunmadığı, Baylok isimli programı kullanmadığı, 667 Sayılı KHK yer alan derneklere üye olmadığı, Yapılan Sosyal Medya araştırmalarında şüphelinin FTÖ/PDY terör örgütü lehine paylaşım yapmadığı, FETÖ' ye müzahir şirketlerde çalışmadığı, Hakkında "Kazanılması zor olan kişidir."

Tespitinin bulunduğu, hallerde dahi Sanıklar aleyhine "Ceza Tertibi" yoluna gidilmesi "vicdanları yaralamaktadır" Masum olduğu ispatlı olduğu halde, sanıkların "Masumiyet Karinesinden" yararlandırılmaması Anayasal ve Yasal güvencelerle korunması gereken kişinin sahip olması gereken "hukuk güvenliği ilkesinden" yararlandırılmaması hak ihlallerine yol açmıştır.

Cumhuriyet Savcısının soruşturmaya dair sorumluluğuna ilişkin CMK . M.160 göre Cumhuriyet Savcısı "maddi gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için,........şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür." Söz konusu düzenlemenin amacı adil yargılama ve delil yasaklarına ilişkin şüpheliler lehine güvence sağlamaktır. Cumhuriyet Savcısının Şüpheli lehine delil toplama ve değerlendirme görev ve sorumluluğu olmasına rağmen, şüpheli lehine olan delil ve belgeler iddianamede değerlendirip tespit edilmemiştir. Suçluluğuna dair şüpheli soyut deliller aleyhine yorumlanmış yargılamada ceza tertibine gerekçe yapılmıştır. Bu husus; CMK m 170/ (4) fıkrada; "Yüklenen suçu oluşturan olaylar ve suçun delilleriyle ilgisi bulunmayan bilgilere yer verilmez." (5) fıkrada; "İddianamenin sonuç kısmında, şüphelinin sadece aleyhine olan hususlar değil, lehine olan hususlar da ileri sürülür." Yapılan yargılamada lehe olan deliller değerlendirme dışı bırakması, Ceza Muhakemesi Kanunumuzda düzenlenen yargılamaya dair Usulün emredici hükümlerine aykırıdır. Soruşturmaya dair "Hukuk Güvenliği İlkelerini" tehdit etmektedir.

"Amacı somut olayda maddi gerçeğe olaşarak adaleti sağlamak, suç işlendiği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzeninin yeniden kurmak olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel ilkelerinden birisi, uygulama ve öğretide "suçsuzluk" ya da "masumiyet karinesi" olan kuralın uzantısı; Latincede "in dubio pro reo" olarak ifade edilen "Şüpheden sanık yararlanır" ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkumiyetine karar verilebilmesi bakımından gözününde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin mutlaka sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulan bu kural, dava konusu suçun işlenip işlenmediği ve gerçekleştirme biçimi konusunda şüphe belirlemesi halinde de geçerlidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılmasına karar verilebilmesinin temel şartı, suçun hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak bir kesinlikle ispat edilebilmesidir. Gerçekleşme şekli şüpheli veya tam olarak aydınlanmamış olay ve iddialar sanık aleyhine yorumlanarak mahkumiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkumiyeti, toplanan delillerin bir kısmına dayanıp, diğer bir kısmı gözardı edilerek ulaşılan kanaate göre değil kesin ve açık bir ispata dayanmalı ve bu ispat, hiçbir şüphe veya başka türlü oluşa imkan vermeyecek açıklıklıkta olmalıdır. Yüksek de olsa ihtimale dayanarak sanığın mahkumiyetine karar vermek, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm kurmak anlamına gelecektir." (Yargıtay 1. Ceza Dairesi 2014/3253 Esas, 2014/5690 Karar sayılı ilamı.) Zikredilen Yüksek Yargıtayın emsal içtihadı yargılamada evrensel hukuk ilkeleri ışığında temel kuraldır.

Zikredilen Yargıtay Kararı gereği, Ceza hukukunun temel ilkesi olan "şüpheden sanık yararlanır ilkesi" gereğince ceza yargılamasında kuşkunun bulunduğu yerde, mahkumiyet kararından söz edilemez. Aleyhine suç işleme şüphesi bulunan ve cezalandırılması için somut delil bulunmayan sanıklar hakkında beraat kararı verilmesi gerekir.

Hukuk devletinde hukuk güvenliğinin sağlanması esastır. Bu meyanda "ceza yargılamasının temel amacı, şüpheliyi cezalandırmak değil, şüphe altında olan kişinin iddia olunan eylemi gerçekleştirip gerçekleştirmediğinin evrensel hukuk ilkeleri ışığında araştırıp ortaya çıkarmaktır. Maddi gerçek ancak hukuka uygun yöntemlerle elde edilecek delillerle sağlanabilir. Potansiyel düşman olarak görülen kişilere yönelik kurguya dayalı iddialar üzerinden soruşturma ve yargılamalar "Hukuk Güvenliğini" tehdit etmektedir. Keza hukuka aykırı kararlara sebebiyet vermektedir. Hukukun ışığında bireysel özgürlüğün teminat altına alınması, toplumsal hukuk güvenliği için gereklidir. Maddi gerçek her türlü kuşkudan arındırılmış şekilde ortaya çıkarılması toplumsal vicdanı rahatlatacak, adalete olan güveni arttıracaktır." / Öğretide (Ceza Hukuku Bilinci Doç. Dr. C. Apaydın, İstanbul Anadolu C. Savcısı)

Yargılamaya ilişkin evrensel hukuk normları kapsamında yapılan açıklamalar gözetildiğinde; Şüphelinin cezalandırılmasına dayanak yargılamada etkin pişmanlıktan yararlanan bazı sanıkların, tanıklığına başvurulduğu çoğu zaman tanık anlatımlarının dahi şüpheliler aleyhine ceza tertibine yeter ve inandırıcı nitelikte olmadığı, beyanlarında "..... ismini hatırlamıyorum. FETÖ/PDY terör örgütü ile alakam yoktur. Bu şahsında olup olmadığını bilmiyorum." şeklinde açıklamaya rağmen, şüpheliler hakkında cezalandırmaya yönelik algı yaratılmak amacıyla etkin pişmanlıktan yararlanan tanıklara ait diğer Ağır Ceza Mahkemelerinin Klasörler dolusu mahkumiyet kararlarının dosyaya aleyhe delil kapsamında değerlendirilmek amacıyla konulduğu ve bu yolla lehe delil değerlendirmesinin engellenmesi yoluna gidildiği, somut dosyalar ışığında tartışmasızdır. Delil karartma yoluyla sanığın peşin hükümle cezalandırılması yoluna gidildiği, dosya kapsamındaki sanıklar lehine olan delil ve belgelere itibar edilmediği görülmektedir. Şüpheli suç isnadı muhatapların hiçbir şekilde FETÖ/PDY terör örgütü ile ilgili ve alakaları olmadığı halde, şüphelilerin örgüt üyesi suçlamaları ile cezalandırılmaları, aleyhlerine cezalandırılmalarını gerektirir şüpheden uzak kesin ve inandırıcı delil olmamasına rağmen ceza tertibi yoluna gidilmesi "suç ve cezanın şahsiliği" ilkesine aykırıdır. Bu durum başka suçtan ceza almış kimselerin, aleyhlerine yaratılan hukuki ispat vasıtalarının masum diğer sanıkların cezalandırılmalarının kıyas yoluyla uygulanmasına gerekçe yapılmakta sanıkların "Hukuki Güvenlik İlkesinden" yararlanmalarının önüne geçilmektedir.

Somut davada yapılan yargılamada : İddia Makamı düzenlediği, İddianamede; Sanığın babası ......................./ "İ.... Ağır Ceza Mahkemesinin 2022/...... Esas sayılı dosyası kapsamında FTÖ/PDY Silahlı Terör Örgütüne Üye olma suçundan yargılandığı" yolu açıklamalarla, sanığın yakını aile bireyi üzerinden suçlandığı, şüphelinin babası üzerinden, şüpheliyi soyut ve dayanağı bulunmayan iddialarla suç isnat edildiği, müphem, zan ve ihtimallere dayalı suçlamalar yapıldığı, babasına ait ............ numaralı telefonun şüpheli tarafından kullanılması sebebiyle aile bireyi üzerinden örgüt üyesi olma ihtimali olduğu yolu müphem beyanlarla şüphelinin zorlama gerekçelerle suçlanma yoluna gidildiği ve bunun iddianamede cezalandırma gerekçesi yapıldığı somut olayda yaşanan bir gerçekliktir. Bu şekilde Yargılamaya dair emredici Anayasal ve Yasal güvencelere aykırı şüphelinin cezalandırılmasına dair karar "Suç ve Cezanın Şahsiliği İlkesine" ne aykırılık teşkil etmektedir. Nitekim şüphelinin babası ................ zikredilen dosyadaki yargılamada lehine "Beraat Kararı" verilmiş, karar istinaf incelemesinden geçerek kesinleşmiştir. Bu konudaki her türlü belge ve delil dosyaya lehe delil kapsamında savunma delili olarak dosyaya sunulduğu halde Yargılamada Mahkemece kale alınmamıştır. Yapılan yargılamada İddia Makamının Yasak Sorgu Yöntemlerine ilişkin aleyhe topladığı delillere itibar edilmiştir. Anayasa madde 38/7 "Ceza Sorumluluğu Şahsidir." Suç ve Cezanın şahsiliği ilkesi TCK m. 20/1 tekrar edilip bu düzenleme perçinlenmiştir. TCK m. 20/1 "Ceza sorumluluğu şahsidir. Kimse başkasının fiilinden dolayı sorumlu tutulamaz." Bu düzenlemeler ile hem Anayasamız hem de Ceza Kanunumuz gelişmiş evrensel hukuk normlarını içselleştirmiştir. Somut olaylarda; müdafi olduğumuz örnek dosyada; Şüpheli lehine kesinleşmiş beraat kararı bulunan, babası üzerinden suçlanarak cezalandırılmasına karar verilmiştir. Anayasamızın 38/7 ve TCK m. 20/1 maddelerinde düzenlenen "Suç ve cezanın şahsiliği prensibine ve evrensel hukuk normlarına aykırılık teşkil eden uygulamadır. Yasa ve usulün emredici hükümlerine ve evrensel hukuk normlarına aykırıdır. Sanık aleyhine oy çokluğu ile verilen "Mahkumiyet Kararı" Anayasanın 38/7 maddesinde tanımlanan "Ceza Sorumluluğu Şahsidir." ilkesini keza TCK m 20/1 de tekrara edilen "Ceza sorumluluğu şahsidir. Kimse başkasının fiilinden dolayı sorumlu tutulamaz." Anayasal ve Yasal güvencelerle korunması gereken "Ceza Sorumluluğunun Şahsiliği" prensibinin Yargı eliyle ihlali anlamına gelir. Yargıtay benzer İçtihadında; "Sanığın Anne ve Babasına ait Bank Asya nezdindeki ortak hesap hareketlerinin "suç ve cezaların şahsiliği ilkesi" gereğince müsnet suç yönünden delil ya da örgütsel faaliyet olarak kabul edilemeyeceğinin gözetilmemesi, kanuna aykırıdır. Hükmün bu sebeple BOZULMASI gerekir. Şeklinde içtihat etmiştir. Bu içtihat doğrultusunda Mahkemece yapılacak yargılamalarda sanıkların "Suç ve Cezaların Şahsiliği" ilkesinden yararlandırılması esas olmalıdır. Hukuk Devleti Temelleri üzerine kurulu Ceza Muhakemesi Sistemimizde "Hukuka uygun yöntemlerle elde edilmiş ve edilecek" delillerle sonuca ulaşmak esastır. Ayrıca hukuka uygun yöntemlerle delil elde etme ve elde edilen delillerin usulüne uygun değerlendirme ve hükme esas kabul etme yetki ve görevi Türk Milleti Adına Karar veren Bağımsız Mahkemelere aittir. Aynı zamanda bu husus kamu düzenine ilişkindir. Türk Yargı Sistemi Literatürüne göre; Hiçbir somut delil olmadan soyut iddia ve suçlamalara yönelik "Suç atma" niteliğindeki delil ve ispatı olmayan suçlamalarla sanıkların mahkumiyetine karar verilmesi hukuka aykırıdır. "Kanuna Aykırı Delil " (Anayasa m. 38/6 ), "Hukuka Aykırı Delil" (CMK m. 217/2) kapsamındadır. Bu şekilde tesis edilen mahkumiyet hükümleri Anayasada düzenlenen "Kanuna Aykırı Delil", Ceza Muhakemeleri Kanunda düzenlenen "Hukuka Aykırı" delil kapsamındadır. Anayasal ve Yasal güvencelerle korunması gereken ilkelerin zedelenmesine bu yolla Anayasal ve Yasal güvencelerle korunması gereken delil elde etme ve delil değerlendirme güvencelerinin ihlali anlamına gelmektedir. Bu yolla yasak sorgu yöntemlerine dayalı mahkumiyet kararları masum insanların mağduriyetine sebebiyet vermektedir.

Türk Hukukunda Anayasa m. 38/6, CMK m. 206/2, CMK m. 217/2 ve CMK m. 289/1-i maddeleri birlikte değerlendirildiğinde usulsüz ve yasak delillerin yargılamada değerlendirilemeyeceği, hükme esas delil olarak kullanılamayacağı esastır. Bu meyanda hukukumuzda, hukuka aykırı deliller konusu ; Anayasa m. 38/6 ya göre "Kabul edilemez olma" CMK m. 206/2 ye göre “Redolunma” CMK m. 217/2 ye göre "İspat edilebilir olmama" CMK m. 289/1-i ye göre "Hukuka kesin aykırılık teşkil etme" niteliği taşımaktadır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Delil değerlendirme yasağı kapsamında yorumladığı ve hukuka aykırılık kavramının kapsamını saptadığı kararında ;

"Pozitif hukuk metinlerine, kişilerin temel hak ve hürriyetlerine ilişkin evrensel hukuk ilkelerine aykırılık bulunup bulunmadığının gözetilmesini, aykırılığın varlığı halinde hukuka aykırılığın mevcudiyetinin kabul edilmesi gerektiğini belirtmiştir."

Yargıtay 16. Ceza Dairesini 8 mart 2020 Tarih 2019/521 Esas. 2019/4769 Karar sayılı İçtihadı doğrultusunda; Suç ve Cezada Kanunilik İlkesi :

“Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç sayılmadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zamanda kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır ceza verilemez.” şeklinde ifade edilen kanunilik ilkesi, çağdaş ceza hukukunun en temel ilkelerinden birisidir. Nitekim Anayasamızın 38 maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi madde 7, TCK m. 7 TCK’nın 2/1 maddelerinde bu ilkeye yer verilmiştir. Bu ilkenin kabul edilmesindeki asıl neden kişilerin yasaklanan ve işlediği zaman cezalandırılacağı eylemleri önceden bilmelerini sağlamaktır. Kişiler ancak bu şekilde davranışlarını düzenlenen imkanı bulabilirler ve ancak bu durumda kişiyi işlemiş olduğu eylemden dolayı kusurlu ve sorumlu saymak mümkün olabilir. “Kanunilik ilkesi, böylece çağdaş ceza hukukunda herşeyin temeli olan bireyle toplum yararları arasında bir denge sağlamaktır.” ( Dönmezer/Erman nazari ve tatbiki Ceza Hukuku 14. baskı cilt 1 syf. 17) “Kanunsuz suç ve ceza olmaz kuralı, ceza hukukunda, devlet ve yargıç karşısında bireyin kamu haklarının teminatıdır.” (Erem / Danışman/ Artuk, Ceza Hukuku Genel Hükümler 1997 baskı syf 99) “Hukuk devleti, bireyleri, yalnızca ceza hukuku aracılığıyla korumaz, ceza hukukuna karşı da korumalıdır. Böylece suç ve cezanın kanunla konulması ilkesi, devletin ceza verme yetkisinin de sınırını oluşturmaktadır.”(Öztürk/Erdem uygulamalı ceza hukuku ve güvenlik tedbirleri hukuku 10. baskı syf 37) Kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi, ilk bakışta sanki doğrudan doğruya uygulama kabiliyeti olmayan ve sıklıkla karşılaşılmayacak bir hükmü gibi görülse de; Ceza Hukukunun en güncel konularından birisidir. Aslında tüm uygulayıcılar, sürekli yorumlar yapmaktadırlar.Yorum yaparken de, hatırdan çıkarılmaması gereken en önemli evrensel ilkelerden birisi de kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesidir. Uygulayıcı önüne gelen somut olayda, soyut ve genel nitelikteki kanunu uygularken yorum yapacaktır. Ancak failin işlediği eylemin Türk Ceza Kanunu veya ceza hükmü içeren özel kanunlarla yasaklanmamış olduğunu gördüğü veya yasaklanmış olmakla birlikte bu eylem için, adli ceza öngörülmediğini anladığı durumlarda, fail hakkında soruşturma aşamasında kovuşturmaya yer olmadığına, kovuşturma aşamasında ise beraat kararı verecektir. (Yaşar/Gökçen/Artuç TCK yorumu 2010 baskı cilt 1 syf 23) Yukarıda özetlenen doktrindeki görüşler dikkate alındığında; suç ve cezada kanunilik ilkesi ceza hukukunun en temel ilkelerden olduğu uygulayıcılar tarafından hassasiyetle gözetilmelidir. Aksi düşünce keyfiliğe yol açaçaktır. Bilindiği gibi, hakim genel ve soyut nitelikteki, kanun maddesini somut ve özel olaya uygularken çoğu zaman yoruma ihtiyaç duymaktadır. Aslında, hukuk kurallarının belirlilik ilkesinin gereği olarak, hem suçun unsurları hem de cezanın miktarı ve çeşidini açık ve seçik olarak düzenlediği durumlarda, ilk okuyuşta hangi eylemin suç olduğu ve bu suç için hangi tür cezadan ne kadar verileceği belli olduğunda yoruma gerek kalmayacaktır. Ancak bazı durumlarda hukuk kuralları bu kadar açık seçik olarak düzenlenmediğinden yorum yöntemine başvurulmaktadır. “Yorum, bir kanun hükmünün gerçek anlamını, kanun koyucunun iradesini ortaya çıkarmak için yapılan fikri faaliyettir.” (Özgenç, Türk Ceza Kanunu gazi şehri 3. baskı syf 78)

Yasanın yeterince açık ifade edilmemesi halinde uygulayıcı kanun koyucunun gerçek iradesini bulmak için zihni faaliyette bulunabilir. Eğer kanunun lafzı, kanun koyucunun ifade etmek istediği anlama göre dar kalıyor ise, bu durumda kanun koyucunun gerçek iradesini bulmak için genişletici yoruma başvurulmalıdır. Yorum yapılırken başvurulacak araçlar madde başlığı ve gerekçesi, suçun ihlal ettiği hukuki değerin anlaşılması bakımından maddenin bulunduğu bölüm ve kısım, kanun yapma çalışmaları sırasındaki komisyon ve genel kurul görüşmeleri sırasında yasanın hangi ihtiyaçtan kaynaklandığına ilişkin ifadeler, geçmişteki içtihatlar ve doktrindeki bilimsel görüşler yardımcı kaynaklardandır. Yorum yapılırken kıyas yasağının gözetilmesi kanunilik ilkesinin sonucudur. Kanunda açık bir şekilde suç olarak tanımlanmamış olan bir fiilin, bununla bazı yönlerden benzerlik gösteren başka bir fiil ile ilgili suç tanımı kapsamında değerlendirilmesine kıyas denmektedir. Kıyas, yasada hakkında hüküm bulunmayan bir fiilin cezalandırılması anlamına gelir ki bu da kanunilik ilkesine aykırıdır. “kıyas yasağının muhatabı hukuk kurallarına uygulamakla yükümlü olan uygulayıcılardır.” (Öztürk /Erdem Ceza Hukuku 5. baskı syf 7 )

Kıyas yasağı ; kanunda öngörülen suçun tüm unsurları açısından geçerlidir. Bu açıklamalar doğrultusunda; Öncelikle, terör örgütleri, anayasal düzene karşı suçların unsur ve nitelikleri, bu suçlar yönünden eski ve yeni ceza yasanın mukayesesi, teşebbüs sorunu, illiyet bağı, iştirak hükümleri ve sanıkların savunmada ileri sürülen hukuki kurumlar ile kusurluluğu etkileyen nedenlerin genel değerlendirilmesi yapılacaktır." Yukarıda zikredilen Yargıtay İçtihadı; Suçta ve cezada kanunîlik ilkesi, kenar başlıkli TCK m 2 / fıkra (3) "Kanunların suç ve ceza içeren hükümlerinin uygulanmasında kıyas yapılamaz. Suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlanamaz." Kanun hükmü ile birlikte yorumlandığında İddia Makamının Sanıkların yargılamasında, başka suçlardan yargılanan maddi ve fiili olgularla ilintili olmayan başka sanıkların mahkumiyete dair, dosyalarının aleyhe delil olarak dosyaya konulması ve bu delillerin sanık aleyhine cezalandırılma gerekçesi yapılması "suç ve ceza içeren hükümlerin uygulanmasında kıyas yapılamaz" emredici kanuni düzenlemenin ihlali anlamına gelir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 09.10.2012 tarihli ve 2012/1-405 E. 2012/1802 K. sayılı ilamında da, “….1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı Kanunun 170. maddesinde, iddianamede gösterilmesi gereken hususlar ayrıntılı olarak düzenlenmiş, maddenin 4. fıkrasında, iddianamede yüklenen suçu oluşturan olayların açıklanması gerektiği belirtilmiştir. Anılan hükümlerden de anlaşılacağı üzere, kamu davasının fiil yönünden sınırlarının açıkça gösterilmesi gerekmektedir. Fiil yönünden, kamu davasının dışına çıkılması, “davasız yargılama olmaz” ilkesine ve 5271 sayılı Kanunun 225. maddesine aykırılık oluşturacaktır. Buna göre, hükmün konusu iddianamede gösterilen sevk maddesi değil eylemdir. İddianamede açıklanan ve suç oluşturduğu ileri sürülen fiilin dışına çıkılması, diğer bir ifadeyle, davaya konu edilmeyen bir eylemden dolayı yargılama yapılması ve açılmayan davadan hüküm kurulması kanuna aykırıdır. Buna karşılık iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin nitelendirmeyi mahkeme yaparken iddianamedeki vasıflandırma ile bağlı değildir. Soruşturma evresinde elde ettiği kanıtlardan ulaştığı sonuca göre iddianameyi hazırlamakla görevli iddia makamı, düzenlenen iddianame ile CYY’nın 225/1. maddesi uyarınca fiil ve faile ilişkin olarak kovuşturma aşamasının sınırlarını belirlemektedir. Bu bakımdan iddianamede, yüklenen suçun unsurlarını oluşturan fiil/fiillerin nelerden ibaret olduğunun hiçbir duraksamaya yer bırakmayacak biçimde açıklanması yeterlidir. Böylelikle sanık; iddianameden üzerine atılı suçun ne olduğunu hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde anlayabilecek, buna göre savunmasını yapabilecek ve kanıtlarını sunabilecektir.” demektedir. IV) Sonuç ve karar: Yukarıda açıklanan nedenlerle; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının istemi yerinde görüldüğünden, sanık … hakkında …Asliye Ceza Mahkemesinin 08.01.2013 tarihli ve 2012/651 E. 2013/22 K. sayılı karar ile kurulan hükmün, 5271 sayılı CMK’nın 309/4-c. maddesi uyarınca aleyhe sonuç doğurmamak ve yeniden yargılama yapılmamak üzere BOZULMASINA, dosyanın gereği için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 01.07.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Silahlı Terör Örgütü Suçu -Örgüt Üyeliği: "Örgüt üyesi, örgüt amacını benimseyen, örgütün hiyerarşik yapısına dahil olan ve bu suretle verilecek görevleri yerine getirmeye hazır olmak üzere kendi iradesini örgüt iradesine terk eden kişidir.Örgüt üyeliği, örgüte katılmayı, bağlanmayı, örgüte hakim olan hiyerarşik gücün emrine girmeyi ifade etmektedir. Örgüt üyesi örgütle organik bağ kurup faaliyetlerine katılmalıdır. Organik bağ, canlı, geçişken, etkin, faili emir ve talimat almaya açık tutan ve hiyerarşik konumunu tespit eden bağ olup, üyeliğin en önemli unsurudur. Örgüte yardımda veya örgüt adına suç işlemede de örgüt yöneteticileri veya diğer mensuplarının emir ya da talimatları vardır. Ancak örgüt üyeliğini belirlemede ayırt edici fark, örgüt üyesinin örgüt hiyerarşisi dahilinde verilen her türlü emir ve talimatı sorgulamaksızın tamamen teslimiyet duygusuyla yerine getirmeye hazır olması ve öylece ifa etmesidir.

Örgüte sadece sempati duymak ya da örgütün amaçlarını, değerlerini, ideolojisini benimsemek, buna ilişkin yayınları okumak, bulundurmak, örgüt liderine saygı duymak gibi eylemler örgüt üyeliği için yeterli değildir. (Evik, Cürüm işlemek için örgütlenme, Syf 383 vd.)

Örgüt üyesinin bu suçtan cezalandırılması için örgüt faaliyeti kapsamında ve amacı doğrultusunda bir suç işlemesi gerekmez ise de, örgütün varlığına veya güçlendirilmesine nedensel bir bağ taşıyan maddi ya da manevi somut bir katkısının bulunması gerekir. Üyelik mütemadi bir suç olması nedeniyle de eylemlerde bir süre devam eden yoğunluk aranır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulun 10.06.2008 tarih ve 2007/9-270-164 sayılı kararına göre, tek taraflı irade beyanıyla örgüte üye olmak imkanı bulunmamaktadır. Örgüt yönetiminin açık ya da zımni bir kabulü olmalıdır.

İstikrar kazanmış yargısal kararlarda da; silahlı örgüte üyelik suçunun oluşabilmesi için örgütle organik bağ kurulması ve kural olarak süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk gerektiren eylem ve faaliyetlerin bulunması aranmaktadır.

Manevi Unsur: Suçun manevi unsuru,doğrudan kast ve “suç işlemek amacı/saiki”dir. Örgüte giren kişinin, girdiği örgütün suç işleyen, suç işlemeyi amaçlayan bir örgüt olduğunu bilmesi gerekir.

Örgüt üyesinin, örgüte bilerek ve isteyerek katılması, katıldığı örgütün niteliğini ve amaçlarını bilmesi, onun bir parçası olmayı istemesi, katılma iradesinin devamlılık arz etmesi gerekir. Örgüte üye olan kimse, bir örgüte girerken örgütün kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla kurulan bir örgüt olduğunu bilerek üye olmak kastı ve iradesiyle hareket etmelidir. Suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüte üye olmak suçu için de saikin “suç işlemek amacı” olması aranır. (Toroslu özel kısım syf. 263-266, Alacakaptan Cürüm İşlemek İçin Örgüt syf. 28, Özgenç Genel Hükümler syf. 280)"

Yargıtay 16. Ceza Dairesinin müstakar içtihadı doğrultusunda ; Örgüt üyesi olamanın şartları : 1- Örgütün amaçlarını benimsemek, 2- Örgüt hiyerarşik yapısına dahil olmak, 3- Örgüt tarafından verilen her türlü görevi yerine getirmeye hazır olmak, 4- Kendi iradesini örgüt iradesine terk etmek, 5- Örgütle organik bağ kurup faaliyetlerine katılmak, Bu şartların yanında ;

  • "Organik bağ", canlı, geçişken, etkin faili emir ve talimat almaya açık tutan, hiyerarşik konumunu tespit eden bağ olup, üyeliğin en önemli unsurudur.

  • Örgüt üyeliğini belirlemede en ayırt edici fark, örgüt üyesinin örgüt hiyerarşisi dahilinde verilen her türlü emir ve talimatı sorgulamaksızın tamamen teslimiyet duygusuyla yerine getirmeye hazır olmasıdır. Yukarıda zikredilen yargılama hukukuna dair Anayasal ve Yasal güvenceler keza YARGITAY CEZA GENEL KURULU VE YARGITAY 16. CEZA DAİRESİNİN müstakar içtihatları doğrultusunda, sanıklar leh ve aleyhine olan delil ve belgeler incelenip değerlendirilmelidir. Yargılamalarda "SUÇ ATMA" NİTELİĞİNDEKİ DEĞERLENDİRMELER, DELİL DEĞERLENDİRME YASAĞI KAPSAMINDAKİ BİLGİLER DIŞINDA, KUŞKUYA YER VERMEYECEK VE MAHKUMİYET İÇİN YETER NİTELİKTE HUKUKA UYGUN KESİN VE İNANDIRCI KANITLAR BULUNMADIĞI DURUMLARDA, MAHKEMECE BERAAT KARARI VERİLMELİDİR” Yargılamada maddi gerçeğe ulaşmak esastır. Anayasamız ve Ceza Muhakemeleri Yasamız "maddi gerçeğe ulaşmada" Hakimin hukuka uygun delillerle kendini sınırlaması gerektiği ilkesini benimsemiştir. Türk Hukukunda delil değerlendirme yasağı "mutlaktır." İstisnası yoktur. Anayasal ve Yasal emredici düzenlemeler doğrultusunda hukuka aykırı olarak elde edilmiş bulgular delil olarak kullanılamaz, duruşmada okunamaz, tartışılmaz, hükme esas alınamaz. Bir bulgunun delil olarak değerlendirilip hükme esas alınabilmesi için "hukuka uygun olması, hukuka uygun olarak elde edilmiş olması" kanuni bir zorunluluktur. Yargılamada, sanıklar aleyhine tesis edilen mahkumiyet hükmü emredici Anayasal düzenlmelere, kanuni düzenlemelere, Yargıtay İçtihatlarına ve evrensel hukuk normlarına aykırı olmamalıdır.

Öğretide (Dönmezer-Erman/Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku) ; Suçun Maddi Unsuru (Olayda) "Silahlı terör örgütüne üye olma" suçunu gerektirecek maddi bir eylemin varlığını şart koşmakta ve buna uygun bir icraii eylemin varlığını aramaktadır. Keza maddi unsurun temelinde nedensellik bağı aramaktadır. Çağdaş Ceza Hukuku nedensellik bağını neticenin varlığını gösteren bir unsur olarak kabul etmektedir. Her olayda, olayın özelliğine göre maddi vakıaya ilişkin delil ve belgeler incelenmeli, sanıklara isnat edilen "silahlı terör örgütü üyesi" olduğuna dair isnat maddi deliller ışığında değerlendirilmeli, sanıkların cezalandırılmasına yeter şüpheden uzak kesin ve inandırıcı delil olmadığı durumlarda beraat kararı verilmelidir. Soyut suçlamalara dayalı “SUÇ ATMA” şeklindeki suçlayıcı beyanlar esas alınarak hükme esas delil kabul edilmesi, bu yolla mahkumiyet kararı verilmesi yasa ve usule, yargılamaya dair hukuki güvencelere aykırı olacaktır. Yargılamada suçun maddi unsuru olan cezalandırılabilme koşulu gerçekleşmeli maddi olaylar somut delile dayanmalıdır. Suçun maddi unsurunun gerçekleşmediği durumlarda sanık lehine beraat kararı verilmelidir. Aynı müellifler Suçun Manevi Unsurunu genel kast olarak tanımlanmakta, suçun şüphelisi hareketi ve neticeyi bilmeli ve istemelidir. Her somut olayda Şüpheliye suç isnadı yapılan tarihte FETÖ/PDY terör örgütü diye bir örgütün olup olmadığı somut delile dayalı araştırılmalıdır. 17/25 Aralık öncesi; Toplumda ve devlet bürokrasisindeki genel kanı FETÖ organizasyonun "Hizmet Hareketi" olduğu yönündedir. Yargılamalarda Şüphelilerin yer ve zaman koşullarında örgütle maddi ve manevi bağı somut deliller ışığında araştırılmalıdır. Örgüt üyesi olma koşulu manevi yönden oluşmadığı takdirde, "Suç ve Cezada Kanunilik ilkesi" kabul edilmelidir. Şüpheliye soyut iddialarla yapılan suçlamalar dışında cezalandırılmasına yeter şüpheden uzak kesin ve inandırıcı delil olmadığı durumlarda beraat kararı verilmelidir. Her somut olayın özelliğine göre olayda manevi unsurun oluşup oluşmadığı tartışılmalıdır. Suçun manevi unsuru oluşmadığı takdirde toplanan deliller ışığında; İsnat edilen suçın maddi ve manevi unsurları gerçekleşmediği takdirde, suç vasfı ve cezalandırılabilme koşulları gerçekleşmeyecektir. Bu takdirde beraat kararı verilmelidir. Aksine sanıklar hakkında yasa ve usule ve emredici hukuk normlarına aykırı olarak verilen mahkumiyet kararı kişiye sağlanan yargılamaya dair hukuksal güvencelerin ortadan kalkmasına sebep olacak kamu vicdanını zedeleyecektir. Yine "toplumda ceza adaletine olan güvenin sarsılmasına sebebiyet verecektir." Bu durumda sanıkların Yasal ve Anayasal güvencelerle korunması gereken "Adil Yargılama Hakkı İhlal" edilecektir.

Somut olayda; sanık müdafii olduğumuz davada "Muhalefet Şerhi"

Sanığın kendisi gibi polis memurları ile 2014 yılında yalnızca bir kez ardışık arama kaydının tespit edilmiş ise de bu hususun örgütle bağlantısını devam ettirdiğine yeterli kanıt oluşturamayacağı, zira ardışık arama yöntemine ilişkin Yargıtay 3.Ceza Dairesinin istikrar kazanan içtihatlarında belirtilen suçun sübutu için belirlenen kriterleri tam olarak karşılamadığı kanaatiyle kuruluş, amaç, örgüt yapılanması ve faaliyet yöntemleri anlatılan ve nihai amacı, Devletin Anayasal nizamını cebir ve şiddet kullanarak değiştirmek olduğu anlaşılan FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün başlangıçta bir ahlak ve eğitim hareketi olarak ortaya çıkması ve toplumun her katmanının büyük bir kesimince de böyle algılanması, amaca ulaşmak için her yolu mubah gören fakat sözde meşruiyetini sivil alanda dinden, kamusal alanda ise hukuktan aldığı izlenimi vermek için yeterli güce ulaşıncaya kadar alenen kriminalize olmamaya özen göstermesi gerçeği nazaraalındığında, örgütün nihai amacını bildiği yönünde herhangi bir delil bulunmayan, suç tarihi itibariyle örgütsel bağını ortaya koyan herhangi bir kod adı ve örgütsel iletişim ağı kullandığı saptanamayan, örgüt ile iltisaklı bank asya, dernek ve sendikalarda kaydı bulunmayan, örgütün gerçek yüzünün ortaya çıkmasında sonra örgüt hiyerarşisine dahil olduğunu gösterir somut eylemleri ortaya konulamamış olup, sanığın kendi beyanına göre de 17/25 Aralık sürecinden önce sohbet toplantılarına katıldığı ve bu süreçten sonra yapı ile bağını kopardığı yönündeki savunmasının tanık A..... Ç.....'in beyanı ve gizli tanıktan ele geçen SD kart içerisindeki bilgiler ile örtüştüğü görülmüştür.

Nihai olarak açıklanan nedenlerle ; Sanığın eylemlerinin örgüt ile organik bağını ortaya koyacak nitelikte süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk içerip içermediği hususunda bir kuşkunun ortaya çıktığı, dolayısıyla sanığın örgüt üyesi olduğunun sabit olmadığı, aksi düşüncenin ceza yargılamasının en önemli ilkelerinden biri olan kuşkudan sanık yararlanır kuralına aykırılık teşkil edeceği, sanığın cezalandırılmasının temel koşulunun, suçun kuşkuya yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesine bağlı olduğu, şüpheli ve aydınlatılamamış olaylar ve iddiaların sanığın aleyhine yorumlanarak hüküm tesis edilemeyeceği, ceza mahkûmiyetinin bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanması gerektiği, bu ispatın teorik de olsa hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermemesi gerektiği, yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmanın, ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına geleceği, bu bağlamda sanığın üzerine atılı suçu işlediğine dair, cezalandırılmasına yeter, her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil elde edilemediğinden CMK'nın 223/2-e maddesi uyarınca beraatine yönelik karar verilmesi gerektiği görüşünde olduğumdan heyetin sayın çoğunluğunun görüşüne katılmıyorum." şeklindedir.

Somut Dava Dosyasında; Ağır Ceza Mahkemesi kararı; Müdafi bulunduğumuz sanık adına tarafımızdan istinaf kanun yolu incelemesine gönderilmiştir. Ancak klasörler dolusu aleyhe delil ithal edilen dosyada Yüksek İstinaf Ceza Dairesi 15 gün içinde Ağır Ceza Mahkemesince oy çokluğu ile verilen kararı "ONAMIŞTIR" Yıllardır görev ifa eden bir ceza hukukçusu kimliğimle şunu belirmek isterim ki ; İstinaf Ceza Dairesi Heyeti Sadece gerekçeli kararı okuyup, aleyhe delil değerlendirmesi karşılaştırması yapsa üç aylık zaman yetmez. Bu demektir ki İstinaf konusu ceza dava dosyası, kapağı açılmadan olduğu şekli ile karar verilerek onanmıştır. Terör suçlarına karşı ön yargının Yargı Mercileri nezdinde oluşması "Ülke Vatandaşlarının Hukuki Güvenlik İlkesi" kapsamında yargılanmamaları tehlikesine yol açması açısından vahamet arz etmektedir.

Yukarıdaki somut olayda sanık müdafii olarak görev ifa ettiğimiz ve İlgili Ağır Ceza Mahkemesinin kıdemli üyesinin hukuki nitelendirmemizle uyuşan gerekçeleri gözetildiğinde FETÖ/PDY terör örgütünün Ülkemizde kalkıştığı darbe girişiminde çok sayıda masum insanımızın ölümüne sebebiyet verdiği, ülke kaynaklarının ekonomik kayıplarına neden, olduğu, bu sebeple toplumda haklı olarak infial yarattığı fiili ve maddi bir gerçekliktir. Bu gerçekliğe rağmen Ceza yargılamasında; Evrensel Hukuk İlkeleri, Çağdaş Ceza Hukukunun "Islah edici hukuk ilkelerini" esas alması, AİHS Ülke hukukumuzda üst hukuk normu olarak kabul edilmesi keza T.C. Anayasamızda, Ceza Muhakemesi Kanunumuzda, Türk Ceza Kanunumuzda "Yargılama Esas ve Usullerine Dair Anayasal ve Yasal Güvenceler" gözetilmesinin esas olduğu, suç şüphesi altında bulunan ülke vatandaşlarımızın yargılamaya dair Evrensel, Ulusal, Çağdaş Ceza Hukuku prensiplerinden yararlandırılmalarının gerektiği, Hukuk Normlarının uygulanmasında, herkesin hukuk güvenceleri kapsamında haklarının korunmasının yargılamalarda gözetilmesinin esas olduğu, Yargılamaya dair Evrensel ve Ulusal Ceza hukukuna dair güvencelerin Yargı Mercilerince gözetilmesinin gerektiği "Hukuki Güvenlik İlkesi" nin gereğidir. Zira "Adaletin herkese lazım olduğu ilkesi" ; Hukukun üstünlüğü, toplumsal vicdanın temelini oluşturur. Kanun dil, din, ırk, cinsiyet, siyasi görüş farkı gözetmeksizin herkese eşit uygulanmalıdır. (Evrensel Eşitlik İlkesi), Adalet sadece güçlü olana ya da kendi tarafında olana değil herkese eşit mesafede olmalıdır. (Adaletin Herkese Eşit Uygulanması İlkesi), Toplum yaşamının temelini Adalet sağlar. Bugün adaleti hiç sayanların, yarın adalete en çok ihtiyaç duyacaklarını unutmamaları gerekir. (Adalet Güvencesi İlkesi), Hukuki nitelendirmemizi : "Politika, ahlak felsefesi tarihinin Filozof ' u" Aristoteles 'in "Adalet" tanımı ile kapatalım " Adalet erdemi, daha iyi bir hayat arayışının ahlaki kılavuzu ve adil bir toplumu kuran ortak iyi ya da ortak yarar ilkesinin politik ifadesidir." 22/05/2026

KAYNAKLAR :

  • Kanuni Düzenleme : mevzuat gov tr

  • Yargıtay Kararları : yargıtay gov tr

  • Öğreti : Paragraflarda zikredilmiştir.

  • Öğreti / İçtihat : lexpera com.tr

> HUKUKİ NİTELENDİRME KONUSU KANUN MADDELERİ EKTEDİR >>>

5237 SAYILI TÜRK CEZA KANUNU :

Suçta ve cezada kanunîlik ilkesi Madde 2- (1) Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Kanunda yazılı cezalardan ve güvenlik tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunamaz. (2) İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza konulamaz. (3) Kanunların suç ve ceza içeren hükümlerinin uygulanmasında kıyas yapılamaz. Suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlanamaz.

Kanunun Uygulama Alanı Zaman bakımından uygulama Madde 7- (1) İşlendiği zaman yürürlükte bulunan kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. İşlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz ve hakkında güvenlik tedbiri uygulanamaz. Böyle bir ceza veya güvenlik tedbiri hükmolunmuşsa infazı ve kanuni neticeleri kendiliğinden kalkar.

(2) Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur.

(3) (Değişik: 29/6/2005 – 5377/2 md.) Hapis cezasının ertelenmesi, koşullu salıverilme ve tekerrürle ilgili olanlar hariç; infaz rejimine ilişkin hükümler, derhal uygulanır.

(4) Geçici veya süreli kanunların, yürürlükte bulundukları süre içinde işlenmiş olan suçlar hakkında uygulanmasına devam edilir.

Ceza Sorumluluğunun Esasları Ceza sorumluluğunun şahsiliği Madde 20- (1) Ceza sorumluluğu şahsidir. Kimse başkasının fiilinden dolayı sorumlu tutulamaz.

Suçta tekerrür ve özel tehlikeli suçlular Madde 58- (1) Önceden işlenen suçtan dolayı verilen hüküm kesinleştikten sonra yeni bir suçun işlenmesi halinde, tekerrür hükümleri uygulanır. Bunun için cezanın infaz edilmiş olması gerekmez. ........... (9) Mükerrirlere özgü infaz rejiminin ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin, itiyadi suçlu, suçu meslek edinen kişi veya örgüt mensubu suçlu hakkında da uygulanmasına hükmedilir.

Takdiri indirim nedenleri Madde 62- (1) Fail yararına cezayı hafifletecek takdiri nedenlerin varlığı halinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine, müebbet hapis; müebbet hapis cezası yerine, yirmibeş yıl hapis cezası verilir. Diğer cezaların altıda birine kadarı indirilir.

Silâhlı örgüt Madde 314- (1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.

(3) (Ek:2/3/2024-7499/11 md.)[115] (İptal fıkra: Anayasa Mahkemesinin 5/11/2024 Tarihli ve E.:2024/81, K.:2024/189 Sayılı Kararı ile)

(4) Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır.

3713 SAYILI TERÖRLE MÜCADELE KANUNU Tanım ve Terör Suçları

Terör tanımı Madde 1– (Değişik birinci fıkra: 15/7/2003-4928/20 md.) Terör; cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir.

(Mülga ikinci ve üçüncü fıkralar: 29/6/2006-5532/17 md.)

Terör suçlusu Madde 2 – Birinci maddede belirlenen amaçlara ulaşmak için meydana getirilmiş örgütlerin mensubu olup da, bu amaçlar doğrultusunda diğerleri ile beraber veya tek başına suç işleyen veya amaçlanan suçu işlemese dahi örgütlerin mensubu olan kişi terör suçlusudur.

Terör örgütüne mensup olmasa dahi örgüt adına suç işleyenler de terör suçlusu sayılır

Terör suçları Madde 3 – (Değişik: 29/6/2006-5532/2 md.) 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 302, 307, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 320 nci maddeleri ile 310 uncu maddesinin birinci fıkrasında yazılı suçlar, terör suçlarıdır.

5271 SAYILI CEZA MUHAKEMESİ KANUNU Soruşturma İşlemleri

Bir suçun işlendiğini öğrenen Cumhuriyet savcısının görevi Madde 160 – (1) Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar.

(2) Cumhuriyet savcısı, maddî gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için, emrindeki adlî kolluk görevlileri marifetiyle, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür

Kamu Davasının Açılması Kamu davasını açma görevi Madde 170 – (1) Kamu davasını açma görevi, Cumhuriyet savcısı tarafından yerine getirilir. (2) Soruşturma evresi sonunda toplanan deliller, suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturuyorsa; Cumhuriyet savcısı, bir iddianame düzenler. (3) Görevli ve yetkili mahkemeye hitaben düzenlenen iddianamede; ................ (4) İddianamede, yüklenen suçu oluşturan olaylar, mevcut delillerle ilişkilendirilerek açıklanır; yüklenen suçu oluşturan olaylar ve suçun delilleriyle ilgisi bulunmayan bilgilere yer verilmez.

(5) İddianamenin sonuç kısmında, şüphelinin sadece aleyhine olan hususlar değil, lehine olan hususlar da ileri sürülür.

Delillerin Ortaya Konulması ve Tartışılması Delillerin ortaya konulması ve reddi

Madde 206 – (1) Sanığın sorguya çekilmesinden sonra delillerin ortaya konulmasına başlanır. (Ek cümleler: 25/5/2005 - 5353/29 md.) Ancak, sanığın tebligata rağmen mazeretsiz olarak gelmemesi sebebiyle sorgusunun yapılamamış olması, delillerin ortaya konulmasına engel olmaz. Ortaya konulan deliller, sonradan gelen sanığa bildirilir.

(2) Ortaya konulması istenilen bir delil aşağıda yazılı hâllerde reddolunur: a) Delil, kanuna aykırı olarak elde edilmişse. b) Delil ile ispat edilmek istenilen olayın karara etkisi yoksa. c) İstem, sadece davayı uzatmak maksadıyla yapılmışsa.

(3) Cumhuriyet savcısı ile sanık veya müdafii birlikte rıza gösterirlerse, tanığın dinlenmesinden veya başka herhangi bir delilin ortaya konulmasından vazgeçilebilir. (4) (Mülga: 25/5/2005 - 5353/29 md.)

Delilleri takdir yetkisi Madde 217 – (1) Hâkim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir. Bu deliller hâkimin vicdanî kanaatiyle serbestçe takdir edilir.

(2) Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir.

Hükmün konusu ve suçu değerlendirmede mahkemenin yetkisi Madde 225 – (1) Hüküm, ancak iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve faili hakkında verilir. (2) Mahkeme, fiilin nitelendirilmesinde iddia ve savunmalarla bağlı değildir.

Hukuka kesin aykırılık hâlleri Madde 289 – (1) Temyiz dilekçesi veya beyanında gösterilmiş olmasa da aşağıda yazılı hâllerde hukuka kesin aykırılık var sayılır: ................... h) Hüküm için önemli olan hususlarda mahkeme kararı ile savunma hakkının sınırlandırılmış olması.

i) Hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanması.

2709 SAYILI TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASI X. Kanun önünde eşitlik

MADDE 10- Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

(Ek fıkra: 7/5/2004-5170/1 md.) Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. (Ek cümle: 7/5/2010-5982/1 md.) Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.

(Ek fıkra: 7/5/2010-5982/1 md.) Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde (…) kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.

C. Suç ve cezalara ilişkin esaslar MADDE 38- (1) Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez. ............... (4) Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. (5) Hiç kimse kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz. (6) (Ek fıkra: 3/10/2001-4709/15 md.) Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez. (7) Ceza sorumluluğu şahsîdir.

AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ İnsan Hakları ve Temel Özgürlükerin Korunmasına İlişkin Sözleşme

Adil yargılanma hakkı MADDE 6

  1. Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir. Karar alenî olarak verilir. Ancak, demokratik bir toplum içinde ahlak, kamu düzeni veya ulusal güvenlik yararına, küçüklerin çıkarları veya bir davaya taraf olanların özel hayatlarının gizliliği gerektirdiğinde veyahut, aleniyetin adil yargılamaya zarar verebileceği kimi özel durumlarda ve mahkemece bunun kaçınılmaz olarak değerlendirildiği ölçüde, duruşma salonu tüm dava süresince veya kısmen basına ve dinleyicilere kapatılabilir.

  2. Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır.

  3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:

a) Kendisine karşı yöneltilen suçlamanın niteliği ve sebebinden en kısa sürede, anladığı bir dilde ve ayrıntılı olarak haberdar edilmek;

b) Savunmasını hazırlamak için gerekli zaman ve kolaylıklara sahip olmak;

c) Kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafinin yardımından yararlanmak; eğer avukat tutmak için gerekli maddî olanaklardan yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görüldüğünde, resen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz olarak yararlanabilmek;

d) İddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında davet edilmelerinin ve dinlenmelerinin sağlanmasını istemek;

e) Mahkemede kullanılan dili anlamadığı veya konuşamadığı takdirde bir tercümanın yardımından ücretsiz olarak yararlanmak.

Kanunsuz ceza olmaz MADDE 7

  1. Hiç kimse, işlendiği zaman ulusal veya uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu bulunamaz. Aynı biçimde, suçun işlendiği sırada uygulanabilir olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.

Bize Yazın